Kandinsky’ye göre sanatçı yalnız teknik ustalığa sahip bir kişi değildir. Çağının henüz fark edemediği manevi imkânları sezebilen ve bunları biçime dönüştürebilen bir sanatçı, insanlığın manevi hareketinin önünde bulunabilir. Bu yaklaşım, sanatçının kendi idrakı ile bu idrakin kaynağı ve sınırı arasındaki ilişkiyi gündeme getirir.

İslam sanat düşüncesinde sanatçının maharet, hayal, idrak ve şahsiyetine değer verilir; ancak bütün yaratıcı imkânların mutlak kudretine bağlanması mümkün değildir. Sanatçı, malzeme, renk, harf, ses, taş ve mekânın bütün varlık imkânlarını yoktan var etmez. Bunların içinde çalışır ve eserini meydana getirirken kendi haddini de gözetir.

Bu çerçevede Kandinsky’nin iç zorunlulukla hareket eden sanatçısı ile nazarın nizamı içinde çalışan sanatçı arasındaki fark belirginleşir. İlkesi ruhsal gerekliliğin uygun biçimini aramaktır. İkincisi ise kendisine verilmiş imkânlarla kurduğu ilişkinin sahihliğini de sorgular.

Kandinsky, sanatın her çağda aynı biçimlerle tekrarlanamayacağını savunur. İslam nazarında ise geleneğe bağlılık, geçmiş eserlerin dış görünüşünü taklit etmekten farklıdır. Meşk, elin ve gözün terbiyesini içererek benzer bir şekli değil, şekli mümkün kılan ölçüyü ve mahareti kazandırır.

Sanatın tarihini ileriye doğru zorunlu bir manevi yükseliş olarak yorumlamak İslam sanatının tarihi açısından uygun değildir. Yeni biçim yalnız yeni olduğu için daha sahih, eski biçim de yalnız eski olduğu için daha değerli sayılamaz. Ölçü, biçimin yeniliği değil sanatsal tahakkukun kendi şartları içindeki gerçekleşmesidir.

Manevi sanat anlayışlarının ontolojik sınırları da ayrılır. Kandinsky’nin düşüncesi modern Avrupa’daki materyalizm itirazları, sanatın özerkliği arayışı ve teozofik çalışmalarla ilişkilidir. İbn Arabî’de hayal ve sûret, vücûd ile tecelli düşüncesine; Gazzâlî’de nûr ve İbnü’l-Heysem’de idrak daha geniş anlam sistemlerine bağlanır. Bu nedenle her manevi sanat tasavvuru aynı metafiziğe dayanmaz.

Kaynak: Yeni Şafak