HABERLIM
Gündem

Mekke savunma anlaşması

YAZI İÇİN TIKLAYINIZ... Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Arasında Yeni Stratejik İttifak — İran Tehdidine Karşı Koruma mı, Yoksa Yeni Bir Müslüma

Haber7 Son Dakika9 Ağustos 2026 06:29Kaynak: Haber7 Son Dakika
Mekke savunma anlaşması

YAZI İÇİN TIKLAYINIZ... Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Arasında Yeni Stratejik İttifak — İran Tehdidine Karşı Koruma mı, Yoksa Yeni Bir Müslüman Savunma Sisteminin Temeli mi? Mekke-i Mükerreme’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, ilk bakışta üç ülkenin karşılıklı güvenliğini sağlamaya yönelik bir düzenleme olarak görünmektedir. Ancak anlaşmanın siyasi, askerî ve stratejik sonuçları bundan çok daha derin olabilir. Anlaşmanın temel yaklaşımı, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının ortak güvenlik açısından bir tehdit olarak değerlendirilmesidir. Buradaki en önemli soru şudur: Bu anlaşmanın asıl amacı Suudi Arabistan’ı İran’dan veya İran destekli gruplardan gelebilecek tehditlere karşı korumak mıdır, yoksa bunun arkasında çok daha kapsamlı bir bölgesel strateji mi bulunmaktadır? Mevcut şartlarda İran, Husiler ve bölgede faaliyet gösteren çeşitli silahlı gruplardan kaynaklanabilecek tehditler, Suudi Arabistan’ın güvenlik hesaplarında kuşkusuz önemli bir yer tutmaktadır. Suudi Arabistan geçmişte füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştır. Dolayısıyla Riyad açısından güçlü bir bölgesel savunma mekanizmasına duyulan ihtiyaç açıktır. Ancak Mekke Anlaşması’nı yalnızca İran’a karşı oluşturulmuş bir savunma düzenlemesi olarak görmek, anlaşmanın gerçek stratejik boyutunu daraltmak olur. Bu ittifak, birbirinden farklı fakat birbirini tamamlayan üç önemli gücü bir araya getirmektedir. Türkiye, büyük bir askerî güce, gelişmiş savunma sanayisine, insansız hava araçları teknolojisine ve geniş askerî tecrübeye sahiptir. Pakistan, büyük ve profesyonel bir ordunun yanı sıra nükleer silaha sahip tek Müslüman ülkedir. Suudi Arabistan ise güçlü ekonomik kaynakları, küresel enerji piyasalarındaki önemi ve Haremeyn-i Şerifeyn’e ev sahipliği yapması sebebiyle İslam dünyasında merkezi bir konuma sahiptir. Bu üç ülke arasındaki iş birliği yalnızca resmî savunma taahhütleriyle sınırlı kalmayıp ortak askerî eğitim, istihbarat paylaşımı, siber güvenlik, füze ve İHA savunması, savunma sanayisi ve deniz güvenliği alanlarına kadar genişlerse, bölgede yeni bir stratejik gerçeklik ortaya çıkabilir. Bu anlaşmanın en büyük gücü savaşmak değil, caydırıcılıktır. Amaç, herhangi bir muhtemel saldırganı harekete geçmeden önce düşünmeye zorlamak olmalıdır. Türkiye, Suudi Arabistan veya Pakistan’dan birine saldırmanın artık yalnızca tek bir ülkeyle karşı karşıya gelmek anlamına gelmeyebileceği mesajı verilmiş olmaktadır. Körfez ülkelerinin güvenliği onlarca yıl boyunca büyük ölçüde Amerikan askerî korumasıyla bağlantılı olmuştur. Mekke Anlaşması, Amerika Birleşik Devletleri ile mevcut ilişkilerin sona erdirildiği anlamına gelmemektedir. Ancak İslam dünyasının büyük devletlerinin kendi güvenlikleri konusunda daha fazla stratejik bağımsızlık kazanmak istediklerinin önemli bir işareti olarak görülebilir. Bu gelişme, bölge ülkelerinin savunma ihtiyaçlarında yalnızca dış güçlere bağımlı olmadığı yeni bir dönemin başlangıcına dönüşebilir. İran açısından gelişmenin en hassas yönü yalnızca Suudi Arabistan değil, Pakistan ve Türkiye’nin de bu yapıya katılmış olmasıdır. Pakistan İran’ın doğrudan komşusudur. Türkiye de İran ile uzun bir sınıra, önemli ticari ilişkilere ve aynı zamanda çeşitli alanlarda bölgesel rekabete sahiptir. Tahran doğal olarak bu anlaşmanın genel bir savunma mekanizması olarak mı kalacağını, yoksa zaman içerisinde İran’a karşı kurulmuş askerî bir bloka mı dönüşeceğini yakından takip edecektir. Tam da bu noktada Pakistan ve Türkiye’nin üstleneceği rol son derece hassastır. Pakistan, İran ile açık bir çatışma istemeyecektir; çünkü iki ülke uzun bir sınırı ve çeşitli bölgesel çıkarları paylaşmaktadır. Türkiye de İran ile bazı alanlarda rekabet ederken başka alanlarda iş birliği yapmaktadır. Bu nedenle hem Ankara’nın hem de İslamabad’ın çıkarı, Mekke Anlaşması’nın mezhep temelli veya İran karşıtı bir ittifaka dönüşmesinden ziyade daha geniş bir bölgesel güvenlik mekanizması olarak gelişmesidir. Anlaşmanın gerçek sınavı, gelecekte Suudi Arabistan’a yönelik büyük çaplı bir saldırının gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkacaktır. Eğer herhangi bir devlet Suudi Arabistan’a doğrudan ve açık bir askerî saldırıda bulunursa, Türkiye ve Pakistan’ın yalnızca siyasi kınamayla yetinmesi zorlaşabilir. Ancak bu, otomatik olarak geniş çaplı bir savaşın başlayacağı anlamına gelmez. İlk aşamada hava ve füze savunması, istihbarat paylaşımı, siber güvenlik desteği, İHA gözetimi, kritik tesislerin korunması, deniz güvenliği, askerî teçhizat ve teknik destek gibi tedbirlerin devreye girmesi daha muhtemeldir. Daha karmaşık durum ise saldırının Husiler veya başka bir silahlı yapı gibi bir vekil güç üzerinden gerçekleştirilmesi halinde ortaya çıkacaktır. Böyle bir durumda temel soru, saldırının söz konusu grubun bağımsız kararıyla mı gerçekleştirildiği, yoksa başka bir devletin doğrudan talimatı, desteği veya planlaması altında mı yapıldığı olacaktır. Gelecekte Mekke Anlaşması’nın en önemli hukuki ve siyasi sınavlarından biri tam olarak bu mesele olabilir. Pakistan’ın nükleer gücü de anlaşmaya önemli bir psikolojik ve stratejik ağırlık kazandırmaktadır. Ancak buradan hareketle Suudi Arabistan’ın otomatik olarak Pakistan’ın nükleer şemsiyesi altına girdiğini söylemek doğru değildir. Açık ve resmî bir hüküm veya devlet açıklaması bulunmadıkça, anlaşmayı nükleer savunma garantisi olarak değerlendirmek için henüz erkendir. Bununla birlikte stratejik psikoloji değişmiştir. Herhangi bir muhtemel saldırgan artık Suudi Arabistan’a yönelik büyük çaplı bir saldırının ardından Pakistan ve Türkiye’nin savunma taahhütlerini ne ölçüde hayata geçireceğini de hesaba katmak zorundadır. Caydırıcılığın gücü bazen tam da bu stratejik belirsizlikten kaynaklanır. Mekke Anlaşması’nın belki de en uzun vadeli boyutu, gelecekte daha geniş kapsamlı bir Müslüman savunma iş birliğinin temelini oluşturabilecek olmasıdır. Bugün için bunu doğrudan bir “İslam NATO’su” olarak tanımlamak doğru olmaz. Böyle bir yapının oluşabilmesi için ortak komuta mekanizması, açık askerî yükümlülükler, kalıcı kurumsal yapı ve ayrıntılı savunma protokolleri gerekir. Ancak Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki iş birliği sistemli ve kurumsal bir şekilde ilerlerse, bu anlaşma İslam dünyasında stratejik öz yeterlilik ve savunmada kendi ayakları üzerinde durma yönünde önemli bir başlangıç olabilir. Bu ittifakın başarısı, Sünni-Şii mezhep çatışmasının dışında tutulmasına bağlıdır. Eğer anlaşma İran’ı kuşatmak veya Müslüman ülkeler arasında yeni bölünmeler meydana getirmek için kullanılan bir araca dönüşürse, bölge daha tehlikeli hale gelebilir. Buna karşılık ortak savunma, terörle mücadele, enerji yollarının korunması, deniz güvenliği, savunma sanayisi, füze ve İHA savunması ile bölgesel barışın güçlendirilmesine hizmet ederse, sonuçları tarihî olabilir. En akılcı yol, ortaya çıkan bu yeni gücü İran ile savaşmak için değil, İran dâhil bütün bölgeyi yeni savaşlardan korumak için kullanmaktır. Müslüman ülkeler kendi topraklarını, halklarını, millî egemenliklerini ve kutsal mekânlarını koruyabilecek kadar güçlü olmalıdır. Ancak gücün en yüksek ve en değerli kullanımı savaş kazanmak değil, savaşın başlamasını engellemektir. Mekke Anlaşması’nın gerçek başarısı, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın birlikte bir savaşa girdiği gün değil; oluşturdukları ortak caydırıcı güç sayesinde herhangi bir muhtemel saldırganın saldırıya başlamadan önce durmak zorunda kaldığı gün ortaya çıkacaktır. Gücün en yüce amacı savaş değil, barışı korumaktır.

İLGİLİ HABERLER